Gavs-ul Azam Efendimizin İbadeti

Pirimiz, gayet çok namaz kılar, akşam-sabah, Kur’an hatim eder, namaz kılarken uzun surelerden okurdu, ihlâs okursa 100’den aşağı okumazdı. Esma-ul Hüsnayı 1000 kere, Erbainiyyeyi 660 kere, Esma-i Nebi’yi 1000 kere, Salat’ul Kübrayı 1000 kere okurdu. Tabi malum ki bunlar keramettir.

Bir Ramazan’da 70 kişiye söz vermiş akşam hem onların evinde hemde kendi tekke-i âlisinde iftar eylemiştir.

Her veli onun izniyle makam bulur. “Câmi’ul ulûm” namındaki kitab da yazar ki; bir gün minbere çıkmış hutbe okurken birden aşağı basamağa inip el bağlayıp durdu. Bir zaman sonra çıkıp okudu. Sordular. Cedd-i A’lam Nebî Zîşan’ın geldiğini gördüm indim. Çık halka vaaz eyle demesiyle geri çıktım, diye buyurdu.

Bütün insanlar yazsa da bu bitmez, burada bitsin.

Gavs-ul Azam Geylâni Efendimizin, “Ayağım Cümle Veliyullah Erkeklerin ve Veliyyetullah Kadınların Omzundadır,” demesi

Cümle meşayıhın sözleri şudur: Cenab-ı Gavs’u Geylani efendimiz 15 günde bir kere sahraya çıkar avlusunda onbinlerce halk toplanır onlara kelamı kudsiye söylerdi. Kendinin kürsüsü yüksekti, halk kadın erkek karşısına diz çöker otururlardı. 70 bin kişi cemaat olduğu olurdu. Binlerce hoca ulema huzurunda baş eğip nice Mürşid-i kâmiller huzur ederdi.

Tam aşka gelip feyzi ilahiyye galebesiyle zuhur ettiğinde kendisi mübarek ihtiyar iken bile kürsü üzerinde celallanır; yâ Hayyu yâ gayyûm deyip seslendiğinde mübarek, oturduğu kürsüsünden yukarı havalanırdı. Hatta halkın başları üzerinde havada yürürdü. Halka ateş düşerdi. Akıllar baştan giderdi. Yani hiçbir kimse kendini cezbe-i ilahiyyeden alamaz ve malik olamaz, sayhalar, bağırmalar haykırmalar ile gazel kıyamet kopmuş gibi olurdu. Bu hal geçtikten sonra dokuz on kişi ruhunu Hakka teslim eylemiş bulunurdu.

Onları kaldırır. Cenaze namazlarını kılarlar sonra dağılırlardı.

Bir gün yine aynı kürsü üzerinde vaaz ederken ilham-ı ilahi ile Cenab-ı Kibriyâ, yâ Abdulkadir! “Sen ayağım cümle evliyaların omzundadır.” de. Yâ Rabbi! bu söz büyüktür. Sevilmek ağır gelir dediğinde. Yâ Abdulkadir! Sen söyle her kim boynunu eğmez ise ona cezasını vereceğim, söyle senin kadrini bilsinler dedi. Hazreti Pirimiz efendimiz emri ilahi üzere söyledi:

    ﴿قَدَمِى هٰذِهِ عَلٰى رَقَبَةٍ كُلِّ وَلِيُّ اللّٰهِ وَوَلِيَّةُ اللّٰهِ﴾    

 “Mübarek ayağını kaldırıp işte benim şu ayağım cümle evliyaullah erkeklerin ve kadınların omzundadır,” demesi üzerine huzurda hazır yüzlerce evliya ulema hep birden başlarını eğdiler, hatta bazı büyük evliya-i ârifîn varıp elleriyle mübarek ayağını omuzlarına koydular.

Huzurda olmayıp dünyanın sair yerlerindeki evliyalara, Cenab-ı Hakk ma’lum eyleyip bulundukları yerde boyunlarını eğdiler. Yalnız San’a da bir şeyh o veliyullah ise bende aynı makamdayım deyip başını eğmedi. Bu zat öyle keramete ermişti ki 400 müridiyle istediği yere uçar gider imiş. Sonra bu sözü Gavs-ul Azam efendimize söylediler. Öyleyse hınzırlara baş eğsin demiş.

Bu zat müridleriyle Kayseri’ye gelip kıralın kızına âşık ve onların sözüyle dinini terk edip hınzır çobanlarıyla beraber olmuş. Hınzır yorulunca yavrularını koynuna kendini omzuna almış, gönlüne hemen söylediği söz gelmiş, ne çare ben beterdim demiş. Kızı gelin yapmışlar kız eliyle şarap vermiş alıp içmekte düşünmemiş kendi bir elinde hınzır eti ağzına götürür iken kendinin müridi Şeyh Feriduddin Attar hazretleri ve daha birkaç kişiden başkaları bırakıp gitmişler.

Bunlar Cenab-ı Hakk’a daima niyaz ile, ya Rabbi! Şeyhimizi bu beladan kurtar deyip beklerlerdi. Tam bu sırada şeyhin bu şarabı ve hınzır etini yerse bütün helâke gideceğini bilip, Feriduddin:

﴿يا سلطان سيد عبد القادر. بروح الشيخ من ايدينا الاامداد لامداد يا محى الدين﴾

“Yâ Sultan Seyyid Abdulkadir, Burûhi’ş-Şeyh min eydinâ el-imdâd li-imdâd yâ Muhiddin,” dedi.

Böylece Cenab-ı Gavs-ul Âzam’a yalvarıp çağırıp şiddetli ağlamış. Vah şeyhımız aramızdan gidiyor, diye ağlamışlar. Derhal efendimizin himmeti yetişmiş. Şeyhin vucuduna bir zelzele düşerek titreyip elindekiler düşmüş. Başlamış ağlamaya. Kızı, düğünü derneği bırakıp müridlerinin yanına gelmiş. Günahımıza ağlayalım, Cenab-ı Hak’tan af dileyelim deyip yalvarıp ağlarken Cenabı hak Teâlâ bunun aşkını kıza vermiş gelip çok yalvarmış sen benim için her şeyleri yaptın şimdi neden beni bırakıyorsun demiş. Sen benim dinimde olmadıkça ve şeyh Abdulkadir Geylaniye gidip suçum affolunmadıkça seni alamam deyince kız ben senin dinine girerim deyip sana’ya geldiler. Kızı bırakıp kendi yüzüne karalar sürüp boğazına yular takıp müridleri çekerek Pir’in dergâhına getirdiler, bağladılar.

Gavs-ul Azam efendimiz Kâdiyy-ül Hâcat’a yüz sürüp diledi. Rabb-ul İzze; yâ Abdulkadir! Sana söyledim, sana itaat etmeyenin cezasını ben veririm. Bana âsi olsa affederdim sana asi oldu af yoktur, buyurdu.

Sevgili Sultanımız, yâ Rabbi! Senin ismin affu gafurdur affeylemeni dilerim. Ya Abdulkadir bu dilediğin kimse için değildir. Çünkü seni sevdiğimi bilerek yaptı. Emrime karşı geldi. Bunun için isteğini kabul etmem. Mademki; sen ısrarla istiyorsun bütün kâinatta bulunan tasarrufunu ve gavsiyeden elini çek, nidası geldi.

Hemen Gavsu’s-Sekaleyn efendimiz, yâ İlâhınâ, yâ Hâlıgınâ (ey ilahımız, ey yaratıcımız) eğer sen benim bu kimse hakkında istediğimi kabul etmezsen bende gavsiyeden elimi çektim. Kıyamete kadar gelecek müridlerimizin içinde muhakkak bu gibi haller olur. Öyle ise, ya Rabbi! sen af etmezsen onların ve benim halim ne olacaktır. Senin kullarını, zat-ı ilahiyyeni tevfid eyleyip kendi halimle ibadetine meşgul olurum dedi.

Yâ Rabbi! Sen kâdir ve âlimsin, her iş elindedir. Senden kimse sormaz, yani versen ne olur, demesiyle ol-Hâliki Kâdir-i Kayyum, yâ Abdulkadir! Her ne istedin verdim, o kimseyi sana bağışladım, yine sen makam-ı gavsiyende olduğun gibi dur. Müridlerinin cümlesini affeyledim.

Ya Gavs-ul Azam! Senin müridlerinden günahkâr olsa da âhir nefeste imanla dünyadan çıkmasını ahd ve ihsan eyledim diye, buyurdu.

Gavs-ul Azam Geylani efendimiz bu büyük ihsan-ı ilahiyyeye şükran lillah secdeye kapanıp çok sevindi. (Radiyallahu anhu).

Bak Allah’u Teâlâ’nın ne hikmetleri varki o şeyh sana’nın öyle olması bizim cümlemizin ahir nefeste tevbe ile gitmemize sebeb oldu. Elhamdulillah ve şükran lillah bizde elimizden geldiği kadar Sultan Enbiya’nın ümmeti olduk ve O Sultanın da müridi olduk, ne devlet ne izzet ne şeref Allaha şükür.

Gavs-ul Azam efendimiz buyuruyor ki,

    ﴿     عِزَّةُ رَبِّى لَا تَزَالُ يَدِى عَلٰى رَأْسِ مُرِيدِى﴾

Rabbimin izzetine yemin ederim ki, benim elim müridimin başı üzerinden gitmez, zail olmaz.”

﴿عِزَّةُ رَبِّى اِلٰى اٰخِرِهِ﴾

“Rabbimin izzeti hakkı için ben Rabbimden vaad aldım. Cehennemin kapısına durup cümle müridimi oraya uğratmadan geçireceğim.”

﴿     يَا مُرِيدِى اَنْتَ جَيِّدٌ وَاَنَا جَيِّدٌ﴾

“Ey müridim sen güzelce kabul edersen bende seni güzelce kabul eylerim. Eğer sen beni kabul eyledin ise muhakkak bende seni kabul eyledim,” demiştir.

Birgün oğlu Abdürrezzak (Radiyallahu Anhu) demişki; ey babam ceddimiz Rasulullah (sallallâhu Teâlâ aleyhi vesellem) efendimiz tebevvül, teğavvut eylediğinde misk gibi yerde gâib ve yer tutar imiş, bizde bu hali sizde de görüyoruz. Cenab-ı Gavs-ul Azam efendimiz:

﴿هٰذَا وُجُودُ جَدِّى صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَا وُجُودَهُ عَبْدُ الْقَادِرْ﴾

“Bu gördüğünüz vucud Rasulullah ceddim Muhammed (Sallallâhu Teâlâ aleyhi vesellem)’in vucududur, Abdulkadir’in vucudu yoktur,” dedi.

Bir gün hasta olmuştu. İdrarını doktora muayane için verdiler. Doktor Yahudi idi. Bakar bakmaz bu idrar hangi zatındır dedi. Şeyh Abdulkadir’in deyince doktor şahadetle imana geldi. Neden olduğunu sordular. Bakınız benim gördüğümü sizde görünüz dedi. Baktılar ki bütün melekûtu seyr ettiler. Doktor buna ilaç olmaz. Bununla mevlanın arasına kimse giremez dedi.

Bak Allah’u Teâlâ’nın ne hikmetleri varki o şeyh sana’nın öyle olması bizim cümlemizin ahir nefeste tevbe ile gitmemize sebeb oldu. Elhamdulillah ve şükran lillah bizde elimizden geldiği kadar Sultan Enbiya’nın ümmeti olduk ve O Sultanın da müridi olduk, ne devlet ne izzet ne şeref Allaha şükür.

Gavs-ul Azam efendimiz buyuruyor ki,

    ﴿     عِزَّةُ رَبِّى لَا تَزَالُ يَدِى عَلٰى رَأْسِ مُرِيدِى﴾

Rabbimin izzetine yemin ederim ki, benim elim müridimin başı üzerinden gitmez, zail olmaz.”

﴿عِزَّةُ رَبِّى اِلٰى اٰخِرِهِ﴾

“Rabbimin izzeti hakkı için ben Rabbimden vaad aldım. Cehennemin kapısına durup cümle müridimi oraya uğratmadan geçireceğim.”

﴿     يَا مُرِيدِى اَنْتَ جَيِّدٌ وَاَنَا جَيِّدٌ﴾

“Ey müridim sen güzelce kabul edersen bende seni güzelce kabul eylerim. Eğer sen beni kabul eyledin ise muhakkak bende seni kabul eyledim,” demiştir.

Birgün oğlu Abdürrezzak (Radiyallahu Anhu) demişki; ey babam ceddimiz Rasulullah (sallallâhu Teâlâ aleyhi vesellem) efendimiz tebevvül, teğavvut eylediğinde misk gibi yerde gâib ve yer tutar imiş, bizde bu hali sizde de görüyoruz. Cenab-ı Gavs-ul Azam efendimiz:

﴿هٰذَا وُجُودُ جَدِّى صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَا وُجُودَهُ عَبْدُ الْقَادِرْ﴾

“Bu gördüğünüz vucud Rasulullah ceddim Muhammed (Sallallâhu Teâlâ aleyhi vesellem)’in vucududur, Abdulkadir’in vucudu yoktur,” dedi.

Bir gün hasta olmuştu. İdrarını doktora muayane için verdiler. Doktor Yahudi idi. Bakar bakmaz bu idrar hangi zatındır dedi. Şeyh Abdulkadir’in deyince doktor şahadetle imana geldi. Neden olduğunu sordular. Bakınız benim gördüğümü sizde görünüz dedi. Baktılar ki bütün melekûtu seyr ettiler. Doktor buna ilaç olmaz. Bununla mevlanın arasına kimse giremez dedi.

 

Cenab-ı Gavs’ul Azam efendimiz daima abdestli hatta her abdestte gusül eder imiş. Kendisinden hergün bukadar kerametler zuhur ederken müridlerine kerameti gizlemelerini emreylerdi.

Bir kimse, bizden veya evladımızdan veyahut kıyamete kadar gelen halifelerimden inabe eyleyip keramete erer de gizlemez ise yarın yüzü kara olarak gelir der, idi.

Hazreti Pir’in; “kendisinden, evlatlarından veyahut kıyamete kadar gelen halifelerinden (tarikat şeyhlerinden),” dediğine göre, bu zatların gerektiği yerde, ihtiyaç durumunda, Müslümanları ayıktırmak ve onlara yardımcı olmak açısından kerametlerini aşikâre (açıktan) göstermelerinde bir sakınca yoktur. Fakat onlardan intisap edip, ders alıp süluk eden müridler, keramete erdikleri zaman kesinlikle kerametlerini aşikâre gösteremezler.

Ama kendi istemeden zuhur eden keramet Hakktandır. Sahibinin suçu yoktur.

Bilal Baba ve Hilmi Baba hazretlerinin zaman zaman büyük kerametleri görülmüştür. Bunların bazıları kendiliğinden zuhur edip bazılarıda zaruret karşısında insanlara doğruyu ve hakkı göstermek için Allahu Teâla’nın ve Resulullah Efendimizin rızasına uygun şekilde olmuştur.

Bunlardan birisi de Hilmi baba hazretlerinin Teksoy Görevde proğramında, horoz’a ateş ettirmesi sonucu horoz’a kurşun geçmemesi ve hastalara okuyup onların şifa bulmasıdır. Bu kerameti göstermesinin sebebi; o yıllarda birtakım din düşmanlarının ve çevrelerin sahte şeyhler üreterek hakiki şeyhleri ve tarikatları kötü göstermek amacıyla çok sayıda hileli yollara başvurup hayat kadınlarını dahi bu işlere alet etmeleridir.

Bunların tarikatlara ve din adamlarına karşı yapmış oldukları oyunları boşa çıkarmak, gerçek tarikatların ve şeyhlerin nasıl olduğunu ve insanlık için nekadar faydalı işler yaptıklarını göstermek, bütün bu tezgâhları yapan güçlerin oyunlarını boşa çıkarmak için onları karşısına alıp hapise girmeyi göze alarak böyle bir keramet göstermeye mecbur kalmıştır. Yapmaması halinde Allah’u Teâlay’a karşı mesul olacağını düşünerek bu kerameti göstermiştir.

Bir insanın kendisinden keramet zuhur etmesi nefsine hoş gelen bir durumdur. Ama burada ise Hilmi baba hazretlerinin böyle bir keramet göstermesinin neticesinde kendisine o çevreler tarafından büyük zararlar olabileceğini bilerek ve karakola, mahkemeye hatta hapise girmeyi dahi göze alarak böyle bir durumda bu kerameti göstermiştir. Kendisinin şeker hastası, kısmi felç ve kalp rahatsızlığı olması sebebiyle sürekli perhiz, ilaç ve bakıcıların yardımıyla ayakta kalabildiği bir durumda dahi bunların hepsini göz önüne alarak nefsine nekadar zor da gelse din için kendi hayatını, canını tehlikeye atıp böyle bir keramet göstermiştir. Ve neticesinde birçok kez karakola ve mahkemeye giderek ifade vermiş, evinde sürekli olarak taciz edilmiş ve zaman zaman evini terk edip başka şehirlere gitmek zorunda bırakılmıştır.

Halk arasında: “Peygamberler mucize-lerini gizlediği zaman evliyalarda kerametlerini aşikareye çıkardıkları zaman helak olurlar,” rivayetine göre, bir takım insanların yanlış düşüncelere kapılıp hiçbir şekilde keramet gösterilmezmiş gibi algılamaları son derece yanlıştır. Hilmi Baba hazretlerine de bu kerameti gösterdikten sonra Allah’u Teala’nın bela verdiğini ve bundan dolayı hastalığa yakalandığını iddia edenler vardır.

Âyet-i Kerimede Allahu Teala:

“Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin bilakis onlar diridir fakat siz bilemezsiniz.”

“And olsun ki sizi korku, açlık, mallardan, canlarınızdan ve meyveler-den eksilterek sınarız. Sabredenlere müjdele.”

“Onlar başlarına bir müsibet gelince şüphesiz biz Allah’a aidiz ve ona döneceğiz derler.”

“İşte onlara Rablerinden salavat (yüceltme, methetme) ve merhamet gelir. Hidayete (kurtuluşa) erenler onlardır,”[1] buyuruyor.

Peygamberimiz (sav) de hadis-i şeriflerinde:

“Serveti kaybolmayan ve vucudu hastalanman kulda hayır yoktur. Allah’u Teâlâ bir kulu sevdiği vakit ona ibtila eder. İbtila ettiği zamanda ona sabretmesini öğretir.”[2]

“Kişinin Allah katında bir derecesi olur. O dereceye cisminde bir bela ile mübtela olmadıkça ulaşamaz. Bu ibtila sayesinde o dereceye ulaşır.”[3]

“Mü’min mütemadiyen rüzgarın eğici tesirine maruz bir bitkiye benzer. Mü’min devamlı belalarla baş başadır. Münafığın misali de çam ağacı gibidir. Kesilip kaldırılıncaya kadar hiç ırgalanmaz.”[4] “Belanın en şiddetlisi peygamberler üzerine, sonra velilere, sonra onlara ençok benzeyenlere ve onlara çok benzeyenlere gelir.”[5]

“Allahu Teâla bir kuluna iyilği murad edip onu safileştirmeği dilediği vakit onun üzerine alabildiğine belayı yağdırır. O kimse Allah’a dua ettiği vakit melekler:

Bu bilinen bir sestir derler, ikinci defa dua edip; yâ Rabbi dediği vakit Allah’u Teâla söyle ey kulum! İstediğini yapmaya hazırım. Ya istediğini veririm yahut senden şimdi iyiliği kaldırır kıyamette daha iyisini veririm. Kıyamet günü olduğu vakit namaz kılan, oruç tutan, sadaka verip hac eden amel sahipleri gelir. Sevapları tartılır ve bol bol mükafatları verilir. Sonrada dünyada felaket ve musibetlere mübtela olanlar gelir. Onlar için mizan kurulmaz, defter açılmaz. Dünyada üzerine musibetler yağdırıldığı gibi bu defada üzerlerine bol mükafatlar yağdırılır. Hatta dünyada bir bela ile mübtela olmayanlar keşke bizim de vucutlarımız makaslarla biçilseydi de bugün bunların aldıkları sevabı alsaydık derler. İşte bu Allahu Teâlanın: -Ancak sabredenlere ecirleri hesapsız ödenecektir,- (Sure-i Zümer, Âyet 10)buyurduğunun anlamıdır.”[6] buyurmuştur.

Yukardaki âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere göre peygamberlere ve büyük zatlara derecelerine göre Allah’u Teâla, ibtilalar verdiği gibi Hilmi baba hz’nede hayatı boyunca dini mubine yapmış olduğu hizmetlerin karşılığı olarak aynı şekilde iptilalar nasip ederek şereflendirmiştir.

Yeri ve zamanı geldiğinde İslamiyet ve insanları ayıktırmak için kendisine hazretleri denilen büyük zatların tamamı zaman zaman kerametler göstermişlerdir.

Abdulkadir Geylani hazretlerinin kabirdeki ölüleri diriltmesi, Muhiddin Arabi hazretlerinin kırk tane papazı hem öldürüp hem diriltmesi ve Seyyid Ahmed Rufai hazretlerininde çok açık bir şekilde keramet göstermesi sonucunda, o zamanının âlimleri tarafından kerametinin bu kadar aşikare göstermesinin yanlış olduğunu ve yapmaması gerektiğini Ahmed Rıfai hazretlerine söylüyorlar. Seyyid Ahmed Rıfâi hazretleri onlara:

- Ben gösterdiğim bütün kerametleri İslamiyet ve insanların faydası için gerektiği yerde gösteriyorum. Gösterdiğim kerametten Allah’u Teâla da razı, Peygamberimiz (sav)’de razı diyorsa da inandıramıyor. En sonunda hep birlikte, Peygamberimiz (sav)’in Mübarek kabri şerifine gidip, Yâ Resûlallah! Benim göstermiş olduğum kerametlerden razıysan mübarek elini bana uzat ben de öpeyim bu insanlar da benden razı olduğunuzu görsünler. Razı değilseniz de elinizi uzatmayın, diyor.

Peygamberimiz (sav) mübarek sağ elini kabri şerifinden dışarı uzatıyor. Seyyid Ahmed Rıfai hazretleri öpüp yüzüne sürüyor.[1]

İşte Seyyid Ahmet Rıfai hazretlerinin bu kerametinden de anlaşıldığı üzere yeri ve zamanı geldiğinde büyük zatların keramet göstermesinde hiçbir sakıncasının olmadığı anlaşılmaktadır. Hilmi Baba hazretlerininde keramet gösterdiğinden dolayı hasta olduğunu söylemek son derece yanlış olup büyük bir iftiradır. Çünkü o zamana kadar yüzlerce kanserlilerin, çeşitli hastalıkları olan kişilerin ve delilerin iyi olduğu herkes tarafından bilinmektedir. 1969 yılında Bilal baba hazretlerinin vefatından sonra ve kendisin 1999 yılı vefatına kadar bu durum devam etmiştir. Doktorların iyileşmesinden ümidini kestiği hastaların iyileşmesi en büyük keramettir. Eğer bu sebebden kendisine bir bela, musibet gelecek olsaydı çok önceden olması gerekirdi.

Hacı Muhammed Hilmi Kutlubay Hazretleri 19-20 Aralık 1999 günü Pazar’ı Pazartesi’ye bağlayan gece saat 23.30 da hakkın rahmetine kavuşmuştur. Kabr-i Şerifi; Nurdağı Kazası, Hamidiye (Danacık) köyündedir.

Hilmi baba hazretlerinin vefatından sonra gelen hastaların Bilal baba hazretlerinin kabri şerifini ziyaret ettiğinde, misafirhanesinde kaldığında aynı şifayı yine buldukları, o düzeninde aynı şekilde devam ettiği ve misafirhanesine gelen insanlarında günden güne arttığı görülmektedir.

Âyet-i Kerime:

“Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin bilakis onlar diridir fakat siz bilemezsiniz.”[2]

Hadis-i Şerif:

“Biriniz herhangi bir yerde yolunuzu, şaşarsanız bir şeyde yahut yardımcı, muhafaza edici arayıp bulamadığınız zaman, hiç kimsenin size yoldaş, arkadaş olmadığı, naçar (çaresiz) kaldığınız yerde deyiniz ki: «Ey Allah’u Teâlâ’nın has kulları! Beni muhafaza ediniz. Ey Allah’u Teâlâ’nın has kulları! bana yardım ediniz.» Çünkü Allah’u Teâlâ’nın öyle kulları var ki onlara yardıma gelirler, görünmezler.”[3]

Bu ayeti kerime ve hadis-i şerife göre evliyaullahların sağlığında olduğu gibi vefat ettikten sonra da aynı yardımı olacağını ve insanların müşküllerini hallettiğini açık bir şekilde söylemektedir. Günümüzde de birçok büyük zatların kabirleri bu yüzden ziyaret edilmektedir. İnsanlar bu zatlardan yardım görmeseler sadece dedikoduyla binlerce yıldan beri bunların kabirlerini ziyaret edip yardım istemezlerdi. .

Rabbim! Cümlemizi Hacı Muhammed Bilal-i Nadir Hz.’in , Hilmi baba Hz.’nin ve bu gibi büyük zatların şefaatlarına  nail etsin  (Âmîn)

 

Cenab-ı Gavs-ul Azam Efendimizin Şefaatıyla Ümmeti Muhammed’in Bağışlandığına Dair

Menâzil’ül Evliyâ fî fezâil’ül Asfiyâ namındaki kitapta yazıyor ki;

Peygamberimiz Muhammed Rasulullah (sallallahu teala aleyhi vesellem) efendimiz vefatından evvel hırka-i şerifini Üveys’il Karani hazretlerine götürüp vermelerini ashabına vasiyet eylemişti.

Hz. Ömer ve Hz. Ali (Radiyallahu anhumâ) ikisi gittiler. Hz. Üveyse Hırka-i Saadeti teslim edip Peygamberimiz (sav)’in kendisine, ümmetine mağfiret için dua etmesini vasiyet eylediğini söylediler. Hazret-i Veysel Karâni, secdeye başını koyup diledi. Cenab-ı Bâri Teâlâ, Yâ Üveys! Ümmetin yarısını sana bağışladım yarısınıda Rasulümün evladından gelecek Abdulkadir’e bağışladım dedi. Üveys, Yâ Rabbi! O zatı mubareki görsem, dedi. Yâ Üveys! bu zat,

﴿فِى مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ﴾    

Ayet-i celile-i lem yazâliyemde[1] beyan buyurduğum gibi makamı aliyyul alâdedir.

İşte bu zat benim ve habibimin sevgilisidir. Kıyamete kadar yeryüzünde hüccet-i semadanımdır (hüccetimdir), bir kimse bu mahbubumu kabul ve güzel itaatte bulunur ise zatı ilahiyyemin ahbabımdan olur, sevgili kulum olur.

Elhamdülillah, şükran fesubhânallah ne büyük Allah bizi sevmek için ne sebebler hazırlamıştır.

    ﴿     سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا         ﴾

Semi’nâ ve ata’nâ; işittik ve itaat ettik.” Hemen kabul eyledik. Çoktan Allah’u Teâlâ’ya şükürler olsun bizede nasip eyledi.

(Hacı Muhammed Bilâl Nâdir hazretlerinin imzasıdır. Bu cümlenin sonuna imzasını atmıştır.)

Cenab-ı Üveys’il Karâni, başını kaldırıp hali haber verip dedi ki, bu fermanı ilahiyye üzerine hemen başımı eğip kabul, kademi mübarek Gavs-ul Azam için eğip velayeti Celilelerini tastik eyledim. Ve teşekkürümü Cenab-ı Mevlaya arz eyledim, dedi. (Rıdvanullahi Teâlâ aleyhim ecmain).

Anlayana sineğin kanadı saz anlamayana davul çalsan da az derler. Cenabı Hak Teâlâ dünyada ve ahrette sebebsiz hiçbir şey vermez. Muhakkak bir sebebe sarılacaksın onunla murada ereceksin ve kurtulacaksın. Bu sebebleride açık göstermiştir, sarıl kurtul.

Şeyh Ahmed el-faruki et-tirmizî es-Serhendi (Kaddesallahu sırrahu’s-sâmî) kitabın da, şöyle buyurmuştur ki:

Allah’u Teâlâ’ya vuslat için asıl iki yol vardır. Biri nübüvvet yoludur. Bu yol kapanmıştır artık nebi gelmez. İkinci yol velayet yoludur. Buda vasılı illallah olan evliyaların velayetindedir. Onların emriyle gidilir. Kutup, evtat, ebdâl, nücabâlardır.[2]Bu yolun serdarı İmam Ali (Radiyallahu anhu ve Kerremallahu veche)’dir. Rasulullah (sav) efendimiz, buna vermiştir. İmam Ali’ye manen vasıl olan Resule ve ondanda da Hakka vasıl olur. Ebu Bekir Sıddik (Radiyallahu anhu)’nun da buna dâhil olduğu âşikardır. Zira velayetin makamı aliyesine erenler Hazreti Ali ve Fatıma; Hasan ve Hüseyin evladlarıdır. Bunlar Resulullah’ın hem neseben hem intisaben evladıdırlar. Başkaları yalnız intisaben evladıdırlar.

Çünkü:

    ﴿كُلِّ تَقِىٍّ اٰلُ مُحَمَّدٍ﴾     

“Her takva ehli olan Muhammed ümmeti Âl-i Muhammeddir, Muhammed evladıdır.”[3]

Hadis-i Şerif’i budur. Ne vakitki Gavs-ul Azam efendimize bu makam yetişti, verildi. Babası Hasan evladı anası Hüseyin evladı.

Şeyh Ebu Say’in, mübarektir. Ne vakitki makamı mahbubiyette ziyadeliğiyle meşhuran zuhur eylediğinde Cenab-ı Vahhab’ul Ata’ya bu mensub mübareki kendisine verdi ki, yukarıda saydığımız zatlardan başka kimseye verilmemiştir.

Kendi asrında ve kendi asrından sonra gelen bütün evliyaullah, onun feyziyle yetişecektir. Bütün velayetleri muhit olan velayeti kıyamete kadar geleceklerin cümlesini yetiştirmeye kâfidir.  Diğer başa yollar kapanmıştır. Yalnız Gavsiyeleri ile vasıl olunur. Yani bir veli, buna muhabbet etmeden kemale eremez.

Kendisi meşhur kasidesinde buna işaret eder ki:

   ﴿افلت شموس الاولين وشمسنا ابدا على فلك الاعلى لا تغوب﴾

Yani, “Evvelkilerin güneşi battı bizim güneşimiz feleki a’lada hiç batmaz.”

﴿اللهم يسرلنا وارزقنا متابعته اٰمين﴾

(Allah’ım ona tabi olmakla bize rızık ver ve bize bunu kolaylaştır.)

Üztaz ibn-i Ehdel hazretleri, Gavs-ul Azam efendimizi şöyle medh eylemiştir ki; daha ondan başkaları hiç böyle medh’u senâ edememiştir, şöyle ki; dar’ul fâhir fî menâkibi Seyyidinâ Abdulkadir Geylani (Radiyallahu anhu) namındaki kitabında yazar:

﴿الغوث الاعظم، قطب الاقطاب، فرد الاحباب، شيخ الثقلين، صاحب السر الاتم الاعظم السارى بسره الشريف فى الدهر الدهور بدقائق (كنت نبيا واٰدم بين الماء والطين) حامل سر الاولى الادنا الظاهر بسر الاجتماع والجمعية بنقطة الاعتدال العلى وهو المتصرف فى التكوين باذن المطلق والمعترف فى الاكوان بمال الحق والخلق مولانا وسيدنا السيد ابى صالح عبد القادر بن السيد ابى صالح موسى الجيلانى العلوى الفاطمى، بهجة النفوس والافاق رضى الله عنه وارضاه عنا﴾

El-gavsul azam kutb’ul aktâb ferd’ul ahbâb şeyhi sakaleyn sahibu’s-sırrı’l etemme’l-a’zamu’s-sırri bi sırrahû eş-şerif fi’d-dehri ed-dehur bidiğâigin (küntü nebiyyen ve âdeme beyne’l-mâi ve’t-tîni) hâmilu sırrıl ulâ el-ednâ ez-zâhir bi sırrul ictimâ vel cemiyyeti bi noktadil itidâlil aliyyi ve hüvel mutasarrıf fi’t-tekvîn bi iznil mutlak vel mu’tarif fil ekvâni bi mâlil hakkı vel halki mevlânâ seyyidinâ es-seyyid ebi sâlih Abdulkadir ibn-i es-seyyid ebi Salih Musâ Ceylani el-Hüseyni el uluvvi el-fatımî bi hüccetil nufüsi vel âfâgi radiyallahu anhu ver dâhu annâ.

Bu kelamların her biri zihinleri karıştırırsa da, ehline çok makbuldur. Allah’u Teâlâ ile uğraşanlara Allah’ın sırrına ermek kolaydır. Çünkü sahibi kutludur.

Cenab-ı Gavs-ı Geylâni efendimizin menakibini yazmak, sevilmek ve anlamak insanlara mümkün değil olduğunu cümle evliyalar ikrar ve tastik eylemişlerdir.

Kadiri Tarikatının Başkalarından Efdal Olduğu

Cenab-ı Şeyh Cüneyd ki, şeyh Feriduddin hazretlerinin torunudur. “Esrârü’s-Sâlikîn” namındaki kitabında:

Hindistan şeyh-ul meşayıhi olan Şeyh Nizameddin Dehlevi hazretleri Mekke-i Mükerreme ziyaretinden dönmüştü. Bu esnada Bağdat’ta hazreti Pir’in torunu Seyyid Ömer hazretleri post nişan (Pir’imizden sonra dergâhındaki şeyhlik makamında) idi. Şeyh bu zatı ziyaret için yolu tutup gelirken, Seyyid Ömer bir hadimini (hizmetini gören müridlerinden birisini) gönderip al buraya getir, dedi. Hâdim şeyhin huzuruna varıp şeyh ve mürşidim cenabı Seyyid Ömer efendimiz zatınızı davet eyledi, dedi. Ya hadim şeyhin beni nerden biliyor. Hadim, Ya şeyh benim mürşidim zatınızı Hindistandan ayrıldığınız zamandan beri biliyor demesiyle gelip inabe alıp vasılı illallah olmuştur.

Bu dediğimiz kitabın 5. meclisinde (babında) der ki; meşhur Şeyh-ul İslam lakabıyla şöhret bulan şeyh diyor ki; Şeyh Allamel Milleti Veddin hazretlerinden intisap etmek istedim. Dedi ki; Yâ Racul (Ey Adam)! hangi tarikattan istersen vereyim. Tarikatın hangisi efdal ise ondan veriniz dedim. Şeyh, tarikat-ı aliyye-i kadiriyye, kadiri tarikatı efdaldır, dedi ve ondan verdi. Hamdülillah fuyuzât-ı ilahiyyeye nail oldum, dedi. Bu zat çok büyük evliyaullahtır, meşhurdur. (kaddese sırrahu).

Gavs-ul Azam Efendimizin Vefatından Sonra İrşadı

Mısırda bir zat, hazreti Pir’i severdi, görüşememişti. Görüşmek için Bağdat’a geldi. Ne faide ki, hazret vefat etmişti. Biçare merakından kendini helak etmek derecesine geldi. Mübarek kabri şerifine varıp çok ağladı. Bir de ne görsün sultanul evliya kabirden çıkıp geldi biçarenin elinden tutup bizzat inabe verdi. Bu sırada orada 300’den ziyade ziyaretçiler bu hali açıktan görüp cümlesi inabe alıp vasılı illallah oldular. (Radiyallahu Teâlâ anhum).

Gavs-ul Azam Efendimizi Hızır (Aleyhis-selam)’ın Medh Eylediği

Hazreti hızır (as) Cenab-ı Baz’ul Eşheb sırrullah efendimiz hakkında demiştir ki: Âşıklık makamında yeryüzünde Seyyid Abdulkadir gibi bir veli yoktur ve olmadı ve olmaz da.

Şeyh Ebu Medyen el-mağrıbî hazretleri, Hızır (as)’dan Abdulkadiri sordum dedi ki; ya şeyh! es-Seyyid Abdulkadir, imamı sıddikîn hüccetül arifin ruhul marifettir. (yani sıddıkların imamı, ariflerin hücceti ve marifetin ruhudur), büyük evliyalar arasında şanı çok yüksektir, buyurdu. (Radiyallahu aleyhim ecmain)

Hazreti pir efendimiz bir aşk galebesiyle cezbe-i ilahiyye geldiğinde ayağa kalkar harekete başlar, cezbeden sonra 12 günlük yolda kendini bulurdu. Nasıl gittiğini bilmezdi. Aşk böyle gerek, (Subhanallah).

Gavsul Azam Efendimize Semadan Yemek Gelmesi

Meşayihi kiram efendilerimiz buyurmuşlar ki, hazreti Pir efendimiz bir defasında 40 gün riyazet eyleyip bir şey yememeye vad eylemişler ki, yalnız Allah tarafından gelirse yiyecekti. 39. günü semâ yarılarak bir zat elinde, zincirleride kendiside altın olan bir çanak getirdi. İçinde gayet lezzetli yemekler getirip buyur; bunları sana cennetten getirdim ye, dedi.

Efendimiz, ey kimse! Sen bunları kaldır. Rasulullah (sav), “altın kabda yemek yemeye haramdır,” dedi. Herhalde sen şeytansın dedi ve o kimse gaib oldu.

40. gün akşam vaktinde bir melek, Ya Abdulkadir! İftar zamanıdır diyerek elinde bir tabak yemek getirip bunu Canab-ı Hakk Teâlâ sana gönderdi. Yiyesin deyip verdi.

Sultanul Evliya efendimiz, alıp ahbablar ve ashablarıyla (dostlarıyla) beraber yediler, nice kimselerde yediler. (Radiyallahu anhu).

Cenâb-ı Gavsul Azam Efendimizin Cenab-ı Hâce Muîn’ul-Hak Ve’d-Din Hazretlerine Feyiz Vermesi

Gutvet-ul meşâyih kutb-ul halaik emir Muhammed el-Hüseyni (kaddese sırrahu) hazretleri, letâif’ül Garâib namındaki kitabında; mevlânâ nasreddin Mahmud (kaddese Sırrahû) hazretleri buyuruyor ki:

Hazreti kutbul aktâb seyyidinâ es-seyyid Muhyiddin Abdulkadir (kaddese Sırrahû) ferman edip hazreti Vâhid-ul Kahhar ile:

    ﴿هٰذِهِ قَدَمِى عَلٰى رَقَبَةٍ كُلِّ وَلِيُّ اللّٰهِ﴾

Yani, “Cenab-ı Hakkın emriyle bu benim ayağım cümle evliyaullahların boynundadır,” diye buyurduğunda cemi-i evliya-i kiram (kaddesallahu esrârahum) hazretlerinin cümlesi omuzlarını eğip Gavs-ul Azam efendimizin mübarek ayağını koydular ve hazır durdular.

Hazretin emrini bekledikleri sırada idi ki; cenab-ı hâce muîn’ul-Hak ve’d-din hazretleri gençlikte olduğu halde Horasan da bir dağın mağarasın da riyazet ve mücahede ile meşgul idi. Emri ilahiye, Gavs-ul Azam’ın söylediğini anlayıp oradan başını eğmeye başladı. Sair (diğer) evliya-i kiram sordular:

Neden mübarek başınızı bukadar eğiyorsunuz?

“Gavs-ul Azam Cenab-ı Muhiddin’in ayağı başım üzerine olsun,” deyip yere kadar eğildi. Şimdi ferman buyuruyor, ona başımı eğdim, dedi.

Cenabı şeyh meşayıhın böyle eğmesi Bağdad’ta Efendimize, o anda Hakk tarafından malum oldu ve keşf edip buyurdu ki:

“Ey yeryüzünde bulunan evliyalar hâce-i muîn’ul-Hak ve’d-din velayetimi sizden evvel tastik ettiği için Cenab-ı Hakkın ve Resulunun sevgisini kazandı. Büyük mertebelere nâil oldu. Ve yakında bütün Hindistan’ın tasarrufu kendisine gelecektir,” diye söyledi. Sonra ayniyle öyle olmuştur. Sühreverdi Siyer’ül-Ârifîn adlı eserinde; Sonra ikisi birleşip bir dağda 50 gün kadar terbiyesinde kalmış ve ilm-i irfanla dolmuştur.

Cenabı Şah Nakşibendî efendimiz buyuruyor ki:

Cenabı Şah Feriduddin Hazretlerinin meclisinde idik seyidimiz Şeyh Abdulkadir’in “Benim bu ayağım evliyaların cümlesinin boynundadır,” dediği sözleri konuşuldu. Hazreti Şeyh hemen:

    ﴿     على حدقة عينى         ﴾

 “Mübarek ayakları Benim de gözümün üstündedir,” Çünkü benim şeyhimde başını eğmiştir dedi.

Hazreti Şeyh Abdulkadir Geylani efendimiz, cümle şeyhlerin evveli, pirlerin birincisidir. Hep pirler bundan sonra gelmiştir. Şeyh Muhyiddin Arabî daha başkaları hep bu söze tâbi olup baş eğmişlerdir.

Hace-i muin el-hak ve’d-din Irak’ın manevi tasarrufunu Şeyh Abdulkadir Geylani efendimizden istemişti. Abdulkadir Geylani efendimizde:

“Ben Irak’ın tasarrufunu Şihâbuddin Ömer Sühreverdiye, Hindistanı da sana verdim, demiştir.” Ayniyle de olmuştur.

Melfûze’l-Gıyâsiye kitabında; Hazreti Mevlâna Gavsul Azam zamanında bir evliyadan maazallah velayet selb olup bütün nas arasında belli oldu. 350 evliyaya başvurup hepsi seni levhi mahfuzda şaki gördüm, senin için o şekavet bâkidir, dediklerinde derhal bu adamın yüzü siyah oldu.

Nihayet Gavs-ul Azam fukaralar sahibi efendimize geldi. Halini gösterdi. Efendimiz:

- “Ey adam sen korkma sen her ne kadar şaki yazılı isen de benim velayetim seni saîd eylemeye biiznillah kudretindedir. Allahu Teâlâ’nın izniyle bunu yapabilirim,” dedi. Kadiy’ül hâcat’a yüz sürdü. Nidayi ilahi ilhamı geldi ki, bu kimse sevgililerimden 350 kimsenin ricasıyla kabul edilmedi. Çünkü ilm-i ezeliyye-i ilahiyemde şâki olduğu yazılıdır. Böyleyken isteğiniz kabul olabilir mi? Fermanıyla Cenab-ı Baz-ul Eşheb efendimiz:

- “Yâ Rabbenâ, yâ Halaknâ zat-ı ilahiyenizin makbûlu merdud; merdudu makbul eylemek kudreti vardır. Her halde (bu kulun) kabul edilmesini istirham ederim,” diye tekrar eyledi.

Cenab-ı Kadim ve Kayyum olan Allah’u Teâlâ:

- “Yâ Abdulkadir! O adamın işini sana verdim, nasıl dilersen öyle olsun. Senin makbulun benim de makbulumdür. Senin merdudun benimde merdudumdur,” diye ferman buyurdu.

Hemen teşekküren secde etti. Sonra o adamın yüzünü yıkamasını emreyledi, yıkadı. Gaffâr’ul zunûb, Settâr’ul uyûp olan Mevlâ derhal yüzünü gül gibi açtı. Şakiden said’e kaydeyledi.

- “Yâ Abdulkadir! Ezeli ve nasebi (yani, azletme ve nasbetme, makam verme) dilediğini dilediğine ver, tayin eyle,” dedi. Makamı aliyyeye erdi. Radiyallahu anhu.

Vel-hâsıl Cenab-ı Gavs-ul Azam efendimizin menâkiplerini çok kısa olarak bazılarını yazıyorum ki, bundan ihvanlar bütünüyle mahrum kalmasın.

Sultan-ul evliya vel arifîn efendimiz, günde bir köle alır, vasıl makamı velayet eyler ve sonra da azat ederdi. Hergün böyleydi.

Hazreti Pirin serveti çok idi. Fakat gelir giderdi. Nasıl gelir öyle giderdi. Hesapsız gelir hesapsız giderdi. Birgün Medine-i Münevvere’den Bağdad’a geliyordu. Yol da bir eşkıya bekliyor, gelenleri soyuyordu. Efendimizin yoluna geldi, hazret siz kimlerdensiniz diye sordu. Hırsız ben köylüyüm dediği anda levhi mahfuzda asi olduğunu keşfeyledi. Hırsızın hatırına geldi ki, şu zat Şeyh Abdulkadir Geylani olmalıdır, demesiyle kalbini keşifle; evet Abdulkadir benim dedi. Hırsız hemen ayaklarına kapanıp yâ Seyyid Abdulkadir!

    ﴿     شَيْأً لِلّٰهْ        ﴾

“Şeyen lillâh” (Allah için bana inayet eyle) dedi. Biçarenin haline merhameten Hakka niyaz eyleyince; “Yâ Abdulkadir! İltimas eylediğin kimseyi said kaydeyledim ve sen de doğru yola irşad ile ben onu velilerim zümresine kattım. Makam-ı makdiste verdim,” dedi.

Ne Sultan ki bir nazarda asiyi veli eyledi (Radiyallahu anhu).

 اَللّٰهُمَّ يَسِّرْلَنَا بِشَفَاعَتَهُ اٰمِينَ﴾

(Allahım onun şefeatını bize kolaylaştır, âmin!)

Şunuda kaydedelim ki Cenab-ı Gavs-ul Azam efendimizin, Cenab-ı Hakk Teâlâ ile konuşması zihinleri karıştırmasın.

Kitabın başında hadis-i şerifler bunun için yazılmıştır. Evliyaların ne makama varacaklarının nihayeti olmadığını hadis-i şerifler yukarıda söylüyor.

Bir de evliyalar enbiyaların varisleridir. Her bir velide, bir enbiyanın meşrebi ve hâli vardır. Cenab-ı Gavs-ul Azam hazreti Musâ (as)’ın vekili olduğu ve cümle peygamberlerin hali bizim peygamberimizde ve onda olan da ümmetinde tamamdır. Fakat evliyaların konuşması ilham tarikiyledir ki şöyledir:

Kendi derinlerinde kendi kendileriyle konuşmuş gibidir. Bazen hatip bazen muhatap olurlar. Hakkın hatip kendilerinin muhatap olduğunu açıkça bilirler. Harfsiz, savtsız, cihetsiz kendi derinlerinde kendi kendileriyle konuşurlar. Fakat Hakkın tarafından gelen ilhamı bilirler. Kendilerinin söylediklerini de bilirler. Mevlam cümlemize de bildirsin. Âmin.

Cenâb-ı Gavsul Azam Efendimizi Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin Rüyada, İstiğâda Buyurduklarına Dair Yani Feyiz Alması

Şeyhi Ârifi billâh Abdulbelhi (kaddese sırrahus-sami) hazretleri, Havârik’ul Ahbâb fî ma’rifet’il Aktâb kitabının 25. babında yazıyor:

Kutbu’l-ukbâd gavsu’l-bilâd hâce-i bihâ ilhâk ve’l-hakîkatu ve’d-dîn Muhammed bin Muhammed en-Nakşibendî (ra) hazretleri zikir ve beyan bahsinde Buhara da bulunan meşayihi kâmilinden bu olayı şöyle anlatıyor:

“Cenâb-ı Gavsul Azam bir gün mescid-i saadetinin Buhara tarafına çıkıp bir kokulayarak benim vefatımdan 157 sene sonra Muhammed Nakşibendî isminde bir zât-ı âlî benim feyzimden yetişerek istiğâde edecek Muhammedî meşreb olup kalenderî bir zattır,” buyurdu. Nitekim buyurduğu gibi olmuştur.

Rivayet olunur ki cenâb-ı şah Nakşibendî efendimiz mürşidü’s-Seyyid Emir Kilal hazretlerinden:

Telkin ve ahd aldığı zamanda hazreti Emir Kilal; “Allah” ism-i zatıyla müdavim (devamlı) olmasını emreyledi.

Cenâb-ı Nakşibendî, meşgul olup bir türlü ism-i azamın nakşı kalbi şerifine mahkun olmayıp inkibâd-ı atem, kabza da düşmüştü. İşte bu sebebden Şah sahraya çıkarak Hz. Hızır (as)’ı kendisine doğru gelmekte görmüş hemen istikbâline (karşısına) çıkıp ta’zim eyledi. Sonra Hızır (as) kendisine dedi ki:

“Yâ Bahaeddin zatınıza tenbih ederim ki sultanu’l-evliya olan cenâb-ı Bazu’l-Eşheb Abdulkadir Geylani hazretlerine teveccüh buyursanız şüpesizdir ki, yakında feyzi kudsiyesiyle sizi kabzı tamdan (kabz halinden) kurtarır, kurtulursunuz,” dedi.

Burada alacak var kendi yapmıyor da gösteriyor.

O gece rüyasında, Gavs-ul Âzam Geylani Efendimizi görüp o da mübarek eliyle yani sağ elinin parmaklarıyla şah’ın göğsüne doğru işaret ederek hemen kalbine ism-i azam yazıldı ve kabız halinden kurtularak kemâli buldu. Çünkü beş parmak lafza-i celalin nakşı gibidir. İşte böyle kemal ve şöhret buldu. Soranlara cevabı şöyle verirlerdi ki:

“Bu bir fuyûzattır ki arkası yoktur. O mesud gecede Hz. Gavsul Azam Efendimiz, bana inâyet ve ihsan eyledi. İşte o mübarek geceden sonra pek büyük ziyadelik gördüm. Buda ancak Hz. Gavsul Azam Baz-ul Eşheb Efendimizin inâyet ve feyz eserleriydi,” diye buyurdu.

Nakşibend ismi, Gavs-ul Azam’ın eylediği nakştan kalmıştır. Şahın talipleri (talebeleri) hizbine (dersine) devam ederse bu nakş kalplerine yazılır. Cenab-ı Şah Gavs-ul Azam:

    ﴿هٰذِهِ قَدَمِى عَلٰى رَقَبَةٍ كُلِّ وَلِيُّ اللّٰهِ﴾

     “Ayaklarım bütün evliyaullahın omuzları üzerindedir,” demiş. Ne dersiniz, dediler. Cenab-ı Şah (Muhammed Nakşibend Hz.) hemen:

    ﴿     عَلٰى عَيْنِى اَوْ عَلٰى بَصِيرَتِى﴾

    “Kadem mübarekeleri gözümün üstüne veyahud basiretimin üstüne olsun,”demiştir. Böyle deyip Gavs-ul Azam’ın büyüklüğünü bildirmiştir.

Pâdişâhı her dü âlem Şah Abdulkâdirest

Server-i evlâd-ı Âdem Şah Abdulkâdirest

Âfitab u Mahitab u Arş ü Kürsî ve Kalem

Nûri kalb ez nûri Azam Şah Abdulkâdirest[1]

Muhammed Nakşibendî Hz.

Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecmaîn.

Cenâb-ı Gavsul Azam Efendimizin Müridlerini Dünya ve Ahret Ateşinin Yakmayacağını Cenâb-ı Hakk’ın Tahlis Buyurduğu

Cenâb-ı gâdî (İmâdi ulvî ibn-i nizameddin ibn-i mayan Muhammed şah ibn-i kudveti’l ulemâi vel ârifîn vechihil Hakkı ve’d dîni’l ulvi rahimallâhu aleyhim hazretleri) buyurmuşlar ki:

Berhaniyor namındaki (ismindeki) belde de ateşperestlerden bir kimse vardı. Her sene Gavs-ul Azam Efendimizin ruhu şerifi için yemekler, ziyafetler verirdi. Halbu ki kendisi ateşperestti. Bu kimse öldü. Ateşperestler âdeti, ölülerini yakar olduklarından odunlar yığdılar, üzerine birçok yağ döktüler, mevtâyı üstüne koyarak her tarafını ateşlediler, o kadar ateş yandı ki, ona kimse varıp bakamadı.

Sonra baktılar ki, mevtanın saçı, sakalı her yeri tamam. Bi emrillâhi teâla hiç ziyan görmemiştir.

Hindliler bu hali görüp hayret ettiler. Sonra onu suya attılar. Baktılar ki, su onu dışarıya atmış.

Evliya-i Kiramdan bir zat pirimiz efendimizi rüyasında görmüş ki, (ona pirimiz);

- O zat bizim velayetimizin sevgililerinden, ehlullah arasında ve Allah yanında;“Sa’dullah” ismiyle anılır. Bizim de manevi evladımızdır. O zatı al gusul et, namazını kıl ve defin eyle. Çünkü Cenâb-ı Vâcibu’l-vucud Hazretleri bana:

— Yâ Abdulkadir senin müridini dünya ve ahret ateşinde yakmam, dünyadan imanla çıkmayı (onlara) nasip eyledim, diye ferman buyurdu, demiştir.

Bu olaydan anlaşıldığı üzere bu zatın önceden imanını gizlediği ve Abdulkadir Geylani hazretlerine de mürid olduğu anlaşılmaktadır.

Gaddesallâhu sırrahû ve nefedallâhu Teâlâ bi-fîdahû ve berekâtuhû. Âmîn!